Kişilik Bozuk(?)lukları

Bugün niye buna değiniyoruz bilmiyorum ama çok içimden geldi sayın Blog.

Bilirsiniz bazı şeyler bozulur, bazı şeylerse zaten baştan beri bozuktur. Bunlardan bazıları düzelir, bazıları hep bozuk kalır, nadiren bazı şeylerinse bozuk olmaları kendilerine münhasır eşsiz ve genel anlamda pozitif yararlanımlı bir özellik halinde görülebilir. Bunu bazıları görürken bazıları da görmeyebilir, canı isteyen görmezden bile gelebilir.. Evet buraya kadar okuduysanız epey sabırlı bir kişiliğiniz var. Ama merak etmeyin, biz sizin bozuk bir yanınızı buluruz. 😀

Çoğunlukla baştan beri, fabrika çıkışı olarak bozuk şeylerden biri de insan kişiliğidir.

Psikolojide kişilik; “kişinin işler durumdaki bedensel ve ruhsal özelliklerinin kendine özgü olan, az çok belirgin bütünlüğü” şeklinde tanımlanıyormuş…

Tanımlar hiçbir zaman o kadar da önemli değildir. Bozuklukları görünce daha iyi anlayacağız.

Hayır hayır, öyle bozukluk değil.

Bunlar daha çok kişinin kendisinin ve/veya çevresindekilerin hayatını olumsuz etmekten cehenneme çevirmeye kadar geniş bir yelpazede etkileri bulunan, hemen hemen herkese de az çok, aşağı yukarı birini yakıştırabileceğimiz bozuk(!)luklar.

Tanımlanmış belirli türleri var kişilik bozukluğunun:

  1. Şizoid Kişilik Bozukluğu
  2. Şizotipal Kişilik Bozukluğu
  3. Paranoid Kişilik Bozukluğu
  4. Antisosyal Kişilik Bozukluğu
  5. Çekingen Kişilik Bozukluğu
  6. Obsesif Kompulsif Kişilik Bozukluğu
  7. Pasif Agresif Kişilik Bozukluğu
  8. Narsistik Kişilik Bozukluğu
  9. Histrionik Kişilik Bozukluğu
  10. Borderline Kişilik Bozukluğu
  11. Bağımlı Kişilik Bozukluğu

Vay be tam 11 tane varmış.

Şimdi bunları bildiğimiz kadarıyla naçizane biraz açalım da etrafımızdaki bozuk(!)ları farkedip ona göre aksiyonlar içine girelim. 😀

1. Şizoid Kişilik Bozukluğu: Bu arkadaşların temel özelliği duyguları çok yüzeysel yaşamaları. Öyle fazla gözlerinde ışıltı göremezsiniz. Çok sevinmez, çok üzülmezler. Çok soğukturlar, çok içe kapanıktırlar. Bir de bir umursamazlıkları vardır böyle dünya yansa bunların umurunda değil. Başkalarıyla pek yakınlık hissetmez ve kurmazlar. Benim esprilerime bile gülmeyebilirler. Bunlar cool değil, bildiğiniz ayı yani. İnsanlarla göz teması da kurmazlar. Ciddili ciddili takılırlar ve her şeye “çoh da umrumda” edasıyla yaklaşırlar. Cinsel yaşamları ise yoktur. Toplumda %7,5 gibi bir prevalansı var.

2. Şizotipal Kişilik Bozukluğu: Bunlar gerçeklerden pek bir uzaklarda, hayal alemlerinde yaşarlar. Batıl inançları, hurafeleri pek bir severler. Genel olarak gerçek olmayan ne varsa inanırlar. Tuhaf, garip kişiler işte. Bunların da fazla sosyal ilişkileri yok. Paranoya bunlarda sık görülüyor. Prevalans: %3

3. Paranoid Kişilik Bozukluğu: Resmi, ciddi, mesafeli takılır bu ağır abiler. Makama, güce çok önem verir; altta gördükleri kişileri ise küçümsemeye meyillidirler. Bunlara biriyle tartışırken denk gelmeniz çok olasıdır, her şeyi eleştirirler. Kimseye güvenmez ve kimseye sır vermezler. Hemen hemen her şeyden şüphelenirler. Selam verip borçlu çıkmayın, siz gayet normal bir şey derken onlar bunu kişiliklerine saldırı olarak algılayabilir. Bu benim hakkımda kötü düşünüyor, şunun şu hareketi beni tehdit ediyor, uzaylılar beni kaçıracak v.s v.s paranoyalarının sınırı yoktur.

4. Antisosyal Kişilik Bozukluğu: Düşüncesiz, vicdansızdırlar. Çok rahat yalan söylerler. Şiddete çok yüksek eğilim gösterirler ve sık sık suça karışırlar. Ayrıca bunların hiçbirinden pişmanlık duymazlar ve asla vicdan azabı çekmezler. Her yaptıkları için kendilerince bir açıklamaları vardır ve kendilerini buna inandırırlar. Sorumsuzdurlar ve etraflarındakileri sömürmeye meyillidirler. Prevalans erkeklerde %5, kadınlarda %1’dir. Hapishanedekilerin %75’inde Antisosyal Kişilik Bozukluğu vardır.

5. Çekingen Kişilik Bozukluğu: Eleştirilmekten korkarlar, eleştirildiklerinde ise bunu kaldıramazlar. Yani sen kimsin lan diyemezler, eleştiriye karşı hassasiyetleri çok yüksektir. Kendilerine güvenleri düşüktür ve kendilerinden nefret ederler. Kendilerini başkalarından küçük görürler ve sosyal ilişkilerden kaçınırlar. Korkaktırlar ve beceriksiz görünüp mahcup düşme korkuları onları istedikleri mesleği yapmaktan bile alıkoyar.  Sosyofobiyle karakterizedir. Prevalans %1

6. Obsesif Kompulsif Kişilik Bozukluğu: Her şeyi kontrol altında tutmaya çalışan, yineleyen takıntılardan kurtulamayan, aşırı mükemmeliyetçi tiplerdir. Eskiyen eşyalarını kolay kolay elden çıkarmazlar ve sık sık istifçilik yaparlar. Cimridirler zira para demek zor günlerde kullanmak üzere biriktirilen şey demektir onlar için. İnatçıdırlar. Ayrıntılara boğulur kalırlar. Kişiler yaptıklarının saçma ve anlamsız olduğunun farkındadırlar fakat buna karşı koyamazlar. Tekrarlayan takıntı-zorlantı zincirleri içinde boğulur kalırlar.

7. Pasif Agresif Kişilik Bozukluğu: Engelleyen, sürüncede bırakan, ağırdan alan, geciktiren kişilik olarak tanımlanmış bu kişiler. Her şeyin en iyisini kendileri bilirler bunlara göre ve hep de bildikleri yemeği(anladınız siz onu) yerler.

8. Narsistik Kişilik Bozukluğu: Kendilerini ulaşılmaz dağlarda kar sananlar bunlar işte. Özel insan, üst insan falan sanıyorlar bunlar kendilerini. Herkes tarafından beğenilmek, hayran olunmak isterler. Dış görünüşlerine aşırı önem göstermelerinden ayırt edilebilirler. Eleştiri kabul etmezler. Küstahtırlar ve empati yapmazlar.

9. Histrionik Kişilik Bozukluğu: “İlgi budalası” kısaca. Aşırı duygusal takılırlar ve her an her dakika dikkat çekmeyi amaçlarlar. Kendini çevresini kabul ettirme dürtüsündedirler. İlgi merkezi olmak isterler. Gösterişe dönük ve yapmacıktırlar. Duygudurumları çok çabuk değişir. Duygularını abartarak, dramatize ederek ifade ederler, oysaki pek duygusal derinliğe sahip değildirler. Büyük bir kısmı ilgi çekme konusunda kendi çevresinde başarılı olur. Bunu başaramadıklarında rahatsız olurlar ve depresif ruh hali sergilerler. Çok sevilen, aşırı canayakın bilinen ve tabiri caizse “popi” kişiler bu gruba girer. Hayatlarının en anı aslında rol yapmakla geçmektedir. Toplumun %3’ünde görülüp, belirgin bir oranda kadınlarda daha sıktır.

10. Borderline Kişilik Bozukluğu: Tutarsız ve hemen her zaman bunalım içinde bulunan kişilerdir. Kendine zarar verme ve suisid gibi davranışlar sıkça görülür. Yalnız kalmaktan çok korkarlar ve bundan sakınmak için her şeyi deneyebilirler. Kendilerini sürekli boşlukta ve bir kimlik karmaşası içinde hissederler. Toplumun %2’sinde, daha sık kadınlarda görülür.

11. Bağımlı Kişilik Bozukluğu: Uysal koyundurlar. Buradaki bağımlılık madde bağımlılığı değil, ikinci ve üçüncü kişilere bağımlılık durumu. Pek çok şeye boyun eğer bunlar. Kendi istekleri, ihtiyaçları ve sorumlulukları her zaman başkalarınınkinden sonra gelir. Yukarıda bahsedilen sömürgen kişilere bunlar tahammül ederler ve kendilerini sömürtürler. Özgüvenleri yoktur, dışarıdan gelecek desteğe ve telkinlere ihtiyaç duyarlar. Hayatlarının pek çok alanında büyük sorumluluklardan kaçmak için başka kişilere gereksinim duyarlar, bunu sağlamak için pek çok şey yapabilirler ve bu konuda fazlaca ileri de gidebilirler. Devamlı yalnız kalma ve terk edilme korkusundadırlar. Başkalarının yönlendirmesi olmaksızın kendileri hakkında karar alamazlar. Kendilerini çoğu zaman ifade edemezler ve böylece sosyal ilişkilerde sık sık çıkmazlara girerler. Hayır diyemezler, karşı çıkamazlar. Hayranlığa eğilimli ve duygusal istismara müsaittirler.

Sesleniş

Yalnızım, ne kadar aranıp dursam,
Baş ucumda seni bulamıyorum.
Güneşten vazgeçip susuz olsam da
Seninle olmadan olamıyorum.

Şu yollar bilmem ki dağ mı, ova mı?
Gitsem bulur muyum kendi yuvamı?
Kuş! Yolun nereye? Bizim eve mi?
Sen götür, ben haber salamıyorum.

Her gece orda bir yaslanan mı var?
Sessizce kirpiği ıslanan mı var?
Uzaktan bana bir seslenen mi var?
Ne diyor? Sesini alamıyorum.

Acaba yaşlı mı kara gözlerin?
İçimde bir derin yara gözlerin…
Daldı mı uzak bir yere gözlerin?
Görmüyor, bilmiyor, bilemiyorum

Günleri sayarım, geceler iner,
Beklerim geceyi, yıldızlar söner,
Gizli bir yaram var, durmayıp kanar;
Neresi? Bulup da silemiyorum.

Ulaşsa da sana yolların ucu,
Varmaya yetmiyor Atsız’ın gücü.
İçimde duruken bu kadar acı,
Hala yaşıyorum, ölemiyorum.

25 Ağustos 1944
Hüseyin Nihal Atsız

atsiz_imza2

İplerimizi Çeken Kimyasallar

Sanıyorum ki kimyasallarla örülen kaderlerimizin kuklaları olduğumuzu fark etmeye başlayışımız en erken 19. yüzyıla dayanıyor. Yine de günümüz itibariyle bu farkındalığın pek geniş kitlelere yayıldığını söyleyemeyiz. Malum, gerçeklerin rengi pembe değil. Homines quod volunt credunt; insanlar inanmak istediklerine inanırlar.

(1848 Phineas Gage adında Amerikalı bir demiryolu işçisinin bir patlama sonucu sol yanağından girip sol gözünden çıkan; 1 metre uzunluğunda 2.5 cm çapında bir demir parçası sol frontal lobunda hasara neden oluyor. Gage’in dakikalar içinde bilinci açılıyor ve tüm yaşamsal fonksiyonları eksiksiz devam ediyor. Öyle ki ayakta tedavi ediliyor ve bir kaç ay içinde tamamen sağlıklı oluyor. Ama değişen bir şey var! Herkes tarafından sevilen, insanlarla iyi ilişkileri olan Gage; bu olaydan sonra küfürbaz, tutumsuz, düşüncesiz, antisosyal biri oluyor. Ömrünün geri kalanını ahlaksız, sorumsuz, kaygısız biri olarak geçiriyor. Kısa süre sonra işsiz kalıyor ve bunu da umursamıyor. Hayatının kalanını sefil biri olarak geçiriyor. Bu olay Tıp dünyasının önemli dönüm noktalarından biri olarak kalıyor ve insan davranışlarının nörobiyolojik temelleriyle ilgili çalışmaların yolunu açıyor. Descartes’in evreni Bedensel(somut) ve Ruhani(soyut) şeyler olarak ikiye ayıran ve 400 yıl boyunca itibar gören “Kartezyen” düşüncesi çürümüş oluyor. Ünlü sinirbilimci Antonio Damasio’nun “Descartes’in Yanılgısı” eserinde konu hakkında daha fazlasını bulabilirsiniz.)

Evet; 828 metre gökdelen yapan, aya gidip gelen, uzay istasyonu kuran; bence en fantastiği “beyni kullanarak beyni araştıran” bir türüz. David Eagleman’ın “Incognito“sunda dediği gibi; bu bir bilgisayarın kendine verilen işin dışına çıkıp kendini sorgulamasına, kontrolü ele geçirmesine benziyor: “İnanılmaz bir hikâyedir bizimkisi. Bildiğimiz kadarıyla, gezegende kendi programlama dilini çözme oyununa bodoslama dalacak kadar karmaşık tek sistemi oluşturuyoruz. Farz edin ki bilgisayarı­nız kendi donanımını denetlemeye başladı, kasasını söktü ve kamerasını kendi devrelerine yönlendirdi. İşte biz buyuz.”

Çok geniş bir konuya daldık; daraltsak iyi olacak. Mesela sadece aşktan bahsedelim bu sefer.

Şu hep yazarların kitaplarında, şairlerin şiirlerinde, yapımcıların dizilerinde-filmlerinde, kimimizin de kendinde gördüğü; bazısına göre yaşam göstergesi, bazılarına göre patolojik bir ruh hali olan aşktan bahsediyoruz.

Aşk Nedir?

Dilerseniz önce -felsefi hurafelerle- biraz ısınma hareketi yapalım , sonra bilime (gerçeğe) geçeriz.

Aşkı filozoflar nasıl tanımlamış önce ona bir bakalım.

Bailey: “Aşk dünyanın en tatlı mutluluğu ile en derin acısından yaratılmıştır”  Bence bunu terminal dönem kanser hastasına sorun bir de.

La Cordaire: “Aşk her şeyin başlangıcı, ortası ve sonudur” Yani?

Descartes: “Bir şey kendimiz için iyi, yani uygun gibi sunulmuşsa ona karşı aşk duyarız.”  Ya da aklına başka tanım gelmedi?

Epikür: “Bilge olan evlenmez. Evlense bile askın vehimlerine kapılmaz… Bir uygarlığın yetkinliği ve insanlığı ancak kardeşlik ve sevgiyle olasıdır.” Hepimiz bilge olalım, 50 sene sonra neslimiz tükensin. Çünkü bilgelik bunu gerektirir, idiot.

Edebiyatçılar ne demiş?

Geraldy: “Erkeğin yaradılışında sevmek yoktu. Ona aşkı öğreten kadındır” Teknik olarak; alakası yok.

Tolstoy: “Gerçek aşk, daima kişisel yarar duygusundan vazgeçme temeli üzerinde yükselir.” Önemli olan onun mutluluğu .s.s Nikahına beni de çağır sefqilim istersen şahidin olurum snn .s .s  Bu patolojik tanım anca slav bir gavattan çıkardı.

Shakespeare: “Aşk, gözle değil ruhla görür.” Vallahi inanmam.

Her şeyi emmeye gömmeye bağlayan reisimiz de demiş ki:
Freud: “Yaşam belirtisinin kökeninde duygulanma; duygulanmanın da temeli aşktır” Nörologsun, bilim insanısın; yakışıyor mu? 

Böyle olmayacak, bir yere varılamıyor.

Buraya yazmasam da gerçeğe yakın tanımlar yapan filozoflar da var. Günde iki defa doğruyu gösterme mevzusu. Ama onları burayı yazmamın bir anlamı yok, sonuçta sataşamayacağım.

Şaka bir yana, yukarıda adı geçen şahsiyetlere giydirmiş de olsam, pek çoğuna saygım sonsuz. Onlarla sorunum yok. Adamlar ellerindekileri bir araya getirip, kendilerine o an için mantıklı gelen zorlama tanımlar yapmışlar zamanın imkanlarıyla. Yalan yanlış en azından bir şeyler demişler (felsefenin de amacı buydu). Bazıları çok soyut da kalsa, doğru çıkarımlar yapmışlar. Çoğumuzun şu imkanlarla binde birini bile yapamadığını yapıp, birer kıvılcım çıkarmışlar ortaya. Ben sadece anlatımımı güçlendirmek için sataşıyorum etrafa. Yoksa hangisinin milyonda biri kadar kadar bir şey bırakabilmişim ki dünyaya? Esas sıkıntı, 21. yy’da elimizde Fonksiyonel MRI gibi cihazlar varken, beyinden ekmek dilimler gibi kesitler alabiliyorken, her ne kadar okyanusta bir damla da olsa nörofizyolojide bu kadar ilerlenmişken, halen eski büyülü teorilere sadık kalan andavallarda.

İmgeyi falan geçtim ciddi ciddi halen kalbi aşktan sorumlu tutanlar var. İşin edebiyat kısmı falan değil ha, adamlar gayet ciddi şekilde bunu savunuyor. Halbuki gerçekte ise o yüce duyguların karaciğer değil de kalbe atfedilmesinin tek sebebi, en şiddetli semptomlarının orada görülmesi. Başka bir esprisi yok. Aşksız yaşanılamayacağı iddiasını da buna eklersek, günümüz teknolojisiyle kalp olmaksızın kalp-akciğer makinasına bağlı olarak bir kaç gün yaşanabildiğini hatırlatayım; ki ileride bu sürenin çok daha uzayacağına inanıyorum. Karaciğersiz ise günü çıkaramıyoruz. Ayrıca nakil sonrası yeni kalp de yine aynı kişi için çarpmaya devam edebilir. Bu saçmalığa daha uzun bir paragraf ayırmayalım.

Günümüzün verileriyle bile, aşkın tüm mekanizması sapına kadar “somut” olarak açıklanabiliyor.

Aşk “gerçekte” nedir?

Diğer tüm duygudurumları gibi, aşk da beyin tarafından üretilir.

TDK’da “Aşırı sevgi ve bağlılık duygusu” şeklinde tanımlanmış.

Aşk için “kadın ve erkek arasındaki tutkulu bağlılık” da denebilir.

Aşkın Etyolojisi

Görsel ve işitsel uyaranların, feremon denilen ve bilincimizle fark edemediğimiz koku moleküllerinin yorumlanmasıyla karşı cinsten bir bireyi çekici bulma, bağlanma durumu olarak ortaya çıkar. Bunu bilincimizle yapmayız, bunları bize hiç çaktırmadan yapan mekanizmalar vardır. Bu şekilde kişi çevresinde kendi genlerine en uygun geni bulup ona aşık olur. Herhangi birine göre, aşık olunan kişi ile bir cinsel birleşme sonucu nispeten çok daha sağlıklı bir fetüs elde edilir. Normal şartlarda bir hemofili taşıyıcısı, bir diğer hemofili taşıyıcısına aşık olmaz. İnsanoğlunun soyunun en iyi şekilde devam etmesi için, gittikçe de mükemmele doğru gitmesi içindir her şey. Daha sağlıklı; koşullara daha adapte, daha zeki nesiller meydana getirilmesi için.

Tamamen uyduruyorum, kalıtsal hiperkolesterolemi taşıyıcısı A dişi bireyinin yaydığı feremonlarda AA11FF22C2 şeklinde sinyaller olsun. Aynı hasta genleri taşıyan B erkeği bu sinyalleri yorumlayıp sondaki diyelim ki hiperkolesterolemiyi ifade eden C2 ibaresini görüp “bu bende de var” var der ve A dişisine karşı “dünya ahret bacımsın”dan öte hislere kapılmaz. Böylece genç yaşta kardiyovasküler hastalıklardan ölecek bir çocuk dünyaya getirilmemiş olur.

Not: Yine de bu hastalığın dünyada 1:500 gibi bir insidansı var.

Bu mekanizmalar her zaman tamamen doğru işlemek zorunda değil. Günümüzün güzellik, çekicilik algısı medya ve moda başta olmak üzere dört yandan ağır bir manipülasyona maruz kaldığı için bu hususta da aksaklıklar meydana gelecektir elbet. Yoksa Adriana Lima’nın DNA’sının hepimize optimize olduğunu söyleyemeyiz. (O teyzeyi de çok abartıyorlar be)

Bunun dışında görücü usulü evlilikten de böyle bir seleksiyon beklememek lazım doğal olarak.

Adamla parası için evlenen kadının hasta çocuk doğurmamasını amaçlayan evrimsel bir mekanizma da yok ne yazık ki. Ben zengin iş adamlarının, multi milyonerlerin daha sık evlat acısı çekmelerini buna bağlamadan edemiyorum vallahi. Parayı her zaman zeki insanlar elde eder diye bir şey yoktur. Kendisinden daha zeki fakat çulsuz, aynı zamanda da günümüz toplumsal güzellik anlayışına göre “piliç” sayılabilecek soğuk kanlı dişi birey, “çohseviyorum aşgım”larla milyoneri yıllarca ayakta uyutabilir. 50 yaşında bir asgari ücretliyle evlenen 20’lik görmedim ama Maslak’ta üç tane rezidans diktiysen yaş 70’se bile iş bitmemiş oluyor.. Dimi lan müteahhit Ali.

Akraba evliliklerinden (ensest) genlerin yakınlığından dolayı çok daha yüksek ihtimalle genetik hastalığı olan çocukların elde edilmesi de modern bilim için şaşılacak bir durum değildir.

Bunun dışında kültürel engeller de var tabi. Bir afroamerikanın bir afroamerikanla ilişkisinden olacak çocuğun ileride hipertansiyon hastası olma riski daha yüksektir. Ama lanet beyazlar işte.. İki zenci kültürel olarak birbirine elbette daha yakın. (Buraya sonradan not etkiliyorum. Bir Türk’ün bir Türk ile evliliğinden doğan çocuk diğer pek çok kombinasyona göre çok daha sağlıklı oluyor. Bizdeki durum zenciler gibi değil. Doğar doğmaz kılıç kuşanır, ata biner bizim bebelerimiz. Türk-Türk birleşiminde yalnızca laktoz intoleransı görülür, sütü genelde mayalayarak kullandığımız için bkz: Yoğurt, ayran, kımız.. Yani bir Avrupalıyı rahatsız etmeyen bir kaç bardak inek sütü bizim mideyi biraz rahatsız edebilir, hepsi bu!)

Aynı kafayla, bizde de anneler oğullarının köylerinden buldukları kızla evlenmesini ister. Kendi insanımız, kendi kültürümüz mantığı. Yapmayın be analar, düğünde farklı yörelerin adetleri çakışacak; sandığa kimin oturacağı, beyaz eşyayı kimin alacağı belirsizliğe düşecek diye oğlunuzu uzaktan akrabayla evlendirmeye çalışmayın. Aynı köylüler, çoğunlukla uzaktan akrabadırlar. Sonra bu çocuğun kafasında niye bacak var, al işte…

Daha da derine inmeye gerek yok herhalde? Niye aşık olduğumuzu anladık.

Aşkın Nörofizyolojisi

Farklı farklı süreçlerden bahsedebiliriz. Genel olarak iki şey, kişiyi aşka yönlendirir. Cinsel uyarılma ve tutkulu bağlılık hissi. Bunların aralıklı çetrefilli kombinasyonu, “romantik aşk” sürecini oluşturur.

Aşıkların, maşuklarını düşündüklerinde fonksiyonel MRI’da beyinlerinde belirgin kimyasal aktivite artışı olduğu tespit edilen bölgeler şunlar:

  • Hipokampus
  • Anterior Singulat Korteks
  • Insula medialis
  • Nukleus Accumbens

Bunlardan hipokampus, singulat kortex ve medial insula; beynin bilinç düzeyindeki işlevlerini yürüten beyin kabuğunda (serebral kortex) bulunur. Bu bölgeler hafızayla, motivasyonla ilişkili olup aşık olma durumundaki aşırı aktivitesinin sonucu olarak tüm düşüncelerin bir şekilde aşık olunan kişiyle ilişkilendirilmesinden, başka bir şey düşünememekten sorumludur. Kişi derslerini, sınavlarını, işini-gücünü, bankadaki parasını, yaşam koşullarıyla ilgili sorunları, ufak sağlık problemlerini değil de onu ve onunla yaşadığı / yaşamak istediği anları düşünmeye mahkum kalır. Mantık aramamak gerekir, zira mantıkla ilgilenen kısımlar tutulmuş durumda. Sevilen kişinin kötü yanlarını görebilecek, objektif tespitler yapacak bölgeler; ona karşı tamamen etkisiz durumda.

Nukleus accumbens denilen bölgenin ise bilincimizle alakası yoktur. Limbik sistemin ödül ve haz merkezi olup, oldukça hayvansı bir görevi ifa eder.

Atıyorum sevilen kişi “Gamze” olsun. Aşığımız da Memet olsun.

Memet Gamze’yi düşündüğünde, ventral tegmental alandaki dopaminerjik faaliyet artar, bu artış kaudat kortex aktivitesine sebep olur ki bu da kişiyi bir şeyler yapmaya, onu elde etmeye yönlendirir. İstenileni yap ve ödülü al! Yaptıktan sonra ise nukleus accumbens dopaminerjik yoldan ödüllendirilir. Öfori meydana gelir. (Öfori=Mutluluk, haz, zevk, neşe)

Öforik etkinliği olan her şey, tarafımızdan tekrar tekrar ve artan sıklıkta yapılma eğilimindedir.

Bu başta sadece Gamze’yi düşünmekle başlar. Düşündükçe mutlu olur, daha çok düşünür.. Ve sürekli düşünmeye başlar.

Daha sonra tabi ki doz artışı gerekecektir. Gidip onu gözlerinle görmek; tabiri caizse “Gamzeyi kesmek”.

Ne kadar kesersen, o kadar ödüllendirilirsin. Gittikçe daha çok kesersin, öyle ki şaşı olursun.

Kesmek de yetmez; konuşmak, sarılmak, öpmek, koklamak…. Gittikçe daha fazlası. I can’t get enough of you baby, can you get enough of me?

Bunun madde bağımlılığından pek bir farkı yoktur. Kokain, amfetamin, nikotin; hepsi de aynı yoldan bağımlı eder.

Benzer şekilde Memet bir dal sigara yaktığında sigara dumanındaki nikotin 10-20 saniye içinde beyne ulaşıp burada VTA’daki nikotinik asetilkolin reseptörlerine bağlanır, nöronların öbür ucundaki Nucleus Accumbensten dopamin salıverilir. Bu durum tiryakinin nikotinerjik reseptör sayısını arttırır ve endojen nikotin üretimini azaltır. Sigara içmediğinde özlem duymaya başlar.

Aşağıdaki görselde beynin aşkla ilişkilendirilen bölgeleri gösterilmiş ve yine aşkla ilişkisi olan kimyasallar hakkında genel bilgi verilmiş. Altlarına Türkçelerini yazdım fakat burada fontlar biraz küçük durdu. Okunaklı değilse grafiğin üzerine tıklayarak biraz daha büyük halini görebilirsiniz.

braingraphsci

Aşkın Kimyasalları

Feniletilamin: Aşkın ilk safhasını ve ilk görüşte aşkı temsil eden bu madde, hipotalamustan salınır. Öfori, heyecan, ayakların yerden kesilmesi, için içe sığmaması, bulutların üzerinde yürüme, midede kelebekler uçuşması (mide spazmı), kısacası aşk hissine sebep olur. Tam anlamıyla bir uyarıcıdır. Eller terler (hiperhidrozis), yüz kızarır (flushing), nabız artar(taşikardi), pupiller dilate olur (midriazis), GIS motilitesi azalır. Çikolatada bulunması söylenenin aksine beyinde fenetilamin düzeylerini etkilemez, zira bu şekilde kan beyin bariyerini geçemez. Çikolatanın olayı tamamen dopaminerjik.

Seratonin: Seratonin (5-HT) beyinde kabaca mutluluk düzeyini, ruh halini belirleyen bir kimyasaldır. Eksikliği depresyonu getirir. (Depresyon tedavisinde sıklıkla kullanılan SSRI’ler (Selektif Seratonin Reuptake Inhibitor) Seratoninin sinaptik aralıktan gerialınımını baskılayarak seratonin düzeyini arttırırlar). Seratonin düzeyleri aşkın ilk safhasında oldukça azalır ki bu da aşığın bu eksiği tamamlamak için maşuğunun peşinden koşmasını sağlar. Aksi taktirde depresyona girecektir.

Dopamin: Dopamin ise burada bahsettiğimiz işleviyle, beyindeki ödül merkezlerinde kullanılan bir nörotransmitterdır. (Nörotransmitter=Sinirler arası iletide görev alan kimyasallar)
Gamze, künefe, çikolata, sigara, kokain.. Haz veren, ilkel beyni ödüllendiren her şeyi sayabiliriz.
Not: Gidip IV dopamin infüzyonu yapalım kafa olalım diye düşünmeyin, yine BBB’yi (kan beyin bariyeri) geçemiyor. Burada bahsedilen hemen hemen tüm kimyasalların hem periferik hem santral etkileri var. Dopamini dolaşım şokunda, oksitosini (synpitan) doğum sonrası uterus atonisini toparlamak ve memeden süt boşalmasını sağlamakta kullanıyoruz ama kan beyin bariyerini geçmiyorlar. Beyindeki etkileri, periferdekilerden apayrı incelenmeli.

Vazopressin: Yani ADH. Burada ADH (Anti Diüretik Hormon) işleviyle değil, yine beyindeki işleviyle ilgileniyoruz. Vazopressin saldırganlığa, gözü karalığa yol açıyor. Bu da aşığın aptal aptal şeyleri göze almasını sağlıyor (bkz: sevdiği için ölme düşüncesi) , (bkz: dağı delmek)

Oksitosin: Daha çok işin bağlılık kısmıyla ilgili olduğu düşünülüyor. Maternal(annesel) sevgide de büyük rol oynayan oksitosin, annenin bebeğe olan bağlılığından sorumlu olduğu gibi aşkın da seks dışındaki bağlılık boyutuyla ilişkilendiriliyor. Cinsel ilişki sonrasında düzeyi artar, bu da çekip gitmek yerine sarılarak uyumaya sebep olur. Doğumda ve doğum sonrasında artar, bu ise annenin bebeği ne yapıcam ben bununla mı uğraşıcam diye bir yerlere atıp gitmesi yerine onu sevmesine, beslemesine, aslında katlanılmaz (ağlar, mama ister ve sık sık altına sıçar) olmasına rağmen onun her şeyine katlanmasını sağlar. Romantik sevgi ile maternal sevginin kesişen kısmına oksitosin diyebiliriz. Bağlılığın, sadakatin sorumlusudur. Monogaminin (tek eşlilik) kimyasal dayanağı olarak gösterilebilir.

science_426x237

Maternal ve romantik sevginin beyinde inhibe ettiği bölgeler

Yukarıda bahsettiğim “Incognito”dan bir alıntı daha yapalım:

Yakın geçmişte yapılan bir deneyde katılımcı erkeklerden, kendilerine gösterilen farklı kadın yüzü fotoğraflarım çekicilik bakımından değerlendirmeleri istenmişti. 20 cm x 25 cm boyutlarındaki fotoğraflarda kadınların yüzleri ya kameraya doğrudan dönüktü ya da kameradan dörtte üçlük bir dönüş yapmış durumdaydı.
Erkeklerin kırkında olmadığı gerçek ise, fotoğrafların yarısında gözbebeklerinin büyümüş, diğer yarısında büyümemiş olduğuydu. Katılımcılar tutarlı biçimde gözbebeği büyümüş kadınları yeğlemişlerdi; ama şaşırtıcıdır ki, kendi kararlarıyla ilgili herhangi bir içgörüye sahip değillerdi. “ Bu fotoğraftaki kadının gözbebeklerinin diğer fotoğraftakinden 2 milimetre daha büyük olduğunu fark ettim” diyen çıkmamıştı içlerinde. Üzerine parmak basamadıkları bir nedenden dolayı, bazı kadınlar onlara diğerlerinden daha çekici gelmişti yalnızca. Öyleyse seçme işini kim yürütmüştü? Beynin büyük çoğunlu­ğu erişilmez olan işleyişi içinde bir şeyler, bir kadındaki büyümüş gözbebeklerinin cinsel heyecan ve hazırlık durumuna işaret ettiğini biliyordu. Çalışmaya katılan erkekler ise beyinlerinin bildiği şeyi bilmiyordu – en azından açık biçimde. Bilmedikleri bir diğer şeyse, güzellik ve çekicilik algılarının aslında içlerinde derinlere bir yerlere kazınmış olduğu, milyonlarca yıllık doğal seçilimin incelikle ördüğü programlarla doğru tarafa yönlendirilebildiği olsa gerek. Denekler kendilerine en çekici gelen kadını seçerken, kararın gerçekte kendilerine değil, yüz binlerce nesil boyunca beyinlerinin derinlerine kazınan başarılı programlara ait olduğunun farkında bile değillerdi.

Gördünüz mü? Ne demiştik, fenetilaminin yaptıklarından biri de pupilla dilatasyonuydu. Karşıdakinin pupilleri dilateyse, yani sempatik aktivite söz konusuysa karşıdakinde fenetilamin aktivitesi olduğu var sayılıp “bu benden etkilenmiş ben de ondan etkileneyim sonuçta onun mekanizmaları beni seçtiyse ben de onu seçmeye neden meyilli olmayayım” güdüsüyle, ayna nöronların da devreye girdiği bir durum ortaya çıkar. Bu komplike bir durum tabi ki. Karşıdaki senden etkilendi diye direkt ona karşılık vermezsin, kendi içgüdülerin dururken niye karşıdakininkine güvenesin ki? Ama bu işleri kolaylaştırıyor; o yüzden pek çok durumda karşıda soluk teniyle, heyecansız, bıkkın, pupilleri miyotik halde duran bir hatundansa, diğerinden hoşlanmak çok daha olası.

Pupilleri dilate eden başka ne vardı? Çok var ama sadece birini söyleyeyim: Atropin.

Güney Amerika’da yetişen, Atropa Belladona (Güzelavrat Otu) adı verilen bitkiden elde edilen Atropin, antikolinerjik bir ilaç olarak günümüzde kullanılıyor. Eskiden Güney Amerika yerlileri, bu bitkinin özütünü gözlerine damlatırlarmış, böylece göz bebekleri büyüdüğü için daha çekici olduklarını düşünürlermiş, ki şaşırtıcı bir şekilde doğru da düşünmüşler. Bir nevi makyajların en etkilisi.

Not: Atropin sistemik olarak oldukça zehirli bir alkoloid. Topikal anlamda ise gidip hastaneden atropin aşırıp gözünüze damlatmayı da denemenizi tavsiye etmem, ayarını kaçırırsanız etkisi geçinceye kadar bulanık görürsünüz ve fotofobik olursunuz. Çakallık yapmaya çalışmayın.

Bu saydıklarımın dışında bir sürü kimyasal var aşkı var eden ama diğerleri hakkında yeterince şey bilmiyorum. Daha atladığım o kadar ayrıntı ve bilmediğim o kadar şey var ki, anca böyle bir özet sunabiliyorum. Cinsiyet hormonlarının da hatrı sayılır bir etkisi var mesela.

Beyin çok komplike bir yapı, dolayısıyla aşk da çok komplike bir kavram. Bu konu üzerine insanlığın sahip olduğu bilgi Büyük Okyanus kadarsa, benim burada verebildiğim yalnızca Macellan Boğazı kadar yer tutar. Ama yine de genel hatlarıyla anlaşılmasına yardımcı olduysam, ne mutlu bana.

Şunu da demeden bitirmeyelim,

Bir şeyi bilimle, teknikle açıklamak onun varlığını yalanlamaz; aksine ispat eder. Gerekliliğini tartışmaya açmaz, aksine güçlendirir. Aşkın fizyolojisinin üç beş kimyasalla açıklanması, onunla başa çıkabilme hususunda yardımcı olmaz (arkada şarkı çalıyor mesela, “kalbin yok mu, söyle, kalbin yok mu?” diyor..). Suyun 100 °C ‘de kaynadığı bilgisi suyun kaynamasını engellemez. Yine soluk alıp vermedeki gayenin; kanı oksijenlendirip, karbondioksiti ise uzaklaştırmak olduğunu bilmek bizim soluk alıp vermeden yaşamamızı sağlamaz. Tek yaptığımız sebeplerini açıklamak oluyor. İçine sıkıştırıldığımız bu kader kıskacına müdahale etmemiz mümkün değil.

Bu talihsiz yanılsamayı etrafımda sık sık görüyorum. Tüme varıp bir örnek göstermek gerekirse; bence evrenin yaratılışıyla ilgili fikir sahibi olmak da, Tanrı’nın varlığını yalanlamaz. Çok kişi bu yanılgıya düşüp, yağmur rahmet değil bak suyun döngüsü bilimsel olarak şöyle diye iki satır şey öğrenince mutlak sonucun değiştiğini sanıyor halbuki Tanrı yağmuru o döngüyle birlikte yaratabilir gayet, bunda ne gibi bir sorun var ki? Yanlış anlaşılmasın kimsenin Tanrı’ya inanıp inanmamasına en ufak bir eleştirim yok, inanç herkesin kendi irade ve vicdanındadır, bir başkasını ilgilendirmez ama demek istediğim bazı şeylerin bilimsel yoldan açıklanması, yaratılışa inanmamak için ne yeterli ne de geçerli bir argüman değil bana göre. Gerçekten sağlam argümanlar ortaya koyanlara ise saygım sonsuz; kim neye inanırsa inansın, sadece aptal ve sığ olmasın yeter. 🙂

Çok alakasız bir şekilde din felsefesine girecek değilim. Anlatmak istediğim: Acıkmanın fizyolojisini çözmek demek, acıkmadan durabilmek demek değil.

Ama insanız ya, müdahale etmeden duramıyoruz. Bakalım neler yapabiliriz?

Aşkı bir anomali, bir disorder olarak incelersek; (ki değildir) Obsesif-kompulsif bir hastalık olarak tanımlayanlar var.

Daha ilk evrelerinde, henüz bağlılık başlamamışken antidepresan tedavisiyle işin sadece seratoninerjik boyutuyla bir nebze başa çıkılabilir. Bu ödüllendirme sisteminin kurguladığı karşı konulmaz çekime derman olmasa da, replasman tedavisi niteliğinde başlangıçtaki depresyonla başa çıkabilir. Bu dönemde gözden uzak tutulursa, gönülden de ırak tutmak mümkün olabilir. Sigarayı 2 ay içen birinin bırakması 10 yıl içen birine göre ne kadar kolaysa, burada da öyle bir ilişki var.

Ama iş işten geçtiyse, geçmesini beklemekten başka yapılacak pek bir şey yok gibi.

Pekiştiriciler olmaksızın, tutkulu aşkın ömrü en fazla 2.5-3 yıl olarak belirlenmiş. Sıklıkla 2 yılı bile geçmez deniyor.

Ömür boyu sürdüğü iddia edileni gerçekten de patolojik.

Örneğin kıskançlık (duygusal ve cinsel kıskançlık) aynı evrimsel süreçlerin sonucu olup, insanın doğasına tamamen uygun bir tepkidir. Aşırısı patolojik olduğu gibi, azlığı ve olmaması da patolojiktir. Sevdiğinin başkasıyla olmasını dert etmeyip sadece mutlu olmasını istediğini beyan eden gavatlar da bunu aşklarından ve fedakarlıklarından söylemezler. Tek sebebi, patolojik derecede gavat olmalarıdır. Buna malign gavatizm sendromu diyoruz.

Planladığımın daha yarısına bile gelmeden bu konuyu da toparlamadan burada bitiriyorum çünkü sıkıldım. 😀

İşte hep böyle bir şeye bir hevesle başlıyorum, sonra bıkıyorum.

Yine de uzun gelen, özet geç diyen varsa özeti şudur:

Aşk adamı inletir, dert adamı söyletir.

Bu konuda modern bilimin de yapabileceği bir şey yok

Sağlıcakla..

Pearl Jam – Black

I know you’ll be a star in someone else’s sky,
But why.. why.. why can’t it be,
Can’t it be… Mine?

 

Kahve Hk.

Bugün de olmayan okuyucularıma, en iyi filtre kahve yapılır onu anlatmak istiyorum. 😀

Koffein_-_Caffeine.svg

Dikkat!

Bu yazı ciddi miktarda kafein içerir.

 

Malzemeler:

  • Su ısıtan fakat kireç yapmayan bilimum alet: Çeşme suyu kullanmadığınız bir kettle veya çaydanlık olabilir. Kettleınızda kireç varsa öncelikle limon tuzu + su karışımını 2-3 defa kaynatın tertemiz olacaktır. Kireçli kahve içip ağzınızın tadını bozmak hatta katletmek istemiyorsanız bu önemlidir.
  • French press: Büyük marketlerden veya  kahvecilerden (starbucks, tchibo) temin edilebilir. Starbuckstaki bodum marka french press en kalitelisidir.
  • Filtre kahve: Bunu da yukarıda saydığım yerlerden bulabilirsiniz. Benim kahve (Jacobs Monarch) Migroslarda bulunuyor.
  • Bardak,
  • ve bir de mümkünse tahta kaşık.

 

 

P50917-075230

Hadi başlayalım.

Önce suyu kaynatıyoruz. Ne kadar içeceğinize bağlı olmakla birlikte, fotoğraftaki bardak için 300ml civarı iyidir.

Bu sırada french pressin pistonunu(:D) çıkarıp, içine uygun miktarda (bu size bağlı) kahve koyuyoruz.

P50918-103832

Kahveyi koyduktan sonra da suyun kaynadığını farkediyoruz.

Napıyoruz, kaynar suyu alıp langırt diye kahvenin üstüne döküyoruz ve kahveyi yakarak acı bir tat elde ediyoruz.

HAYIR yapmıyoruz tabi ki öyle bir şey.

Kahvenin tadını bozmak istemiyorsanız suyu kaynadıktan sonra 2 dakika dinlendirin.

Ondan sonra da önce şu ilk fotoğrafaki kadar koyacaksınız suyu. Üç beş saniye bekledikten sonra da gerisini koyabilirsiniz, tıpkı ikinci fotoğraftaki gibi.

P50918-103926P50918-103951P50918-104002

Sonra da böyle karıştırıyorsunuz işte tahta kaşıkla. “Niye tahta kaşıkla?” derseniz, şart değil. Siz metal kaşıkla karıştırın, eğer kahvenizi metal tadıyla seviyorsanız tabi. 😀

Sonra üstteki piston kısmı takıp, kahvenin başladığı yere kadar iktiriyorsunuz (bir miktar kahvenin sızdığını görünceye kadar.

P50918-104053P50918-104146

Şu anda saate bakın. Kahve demlenme aşamasında. Ortalama 4 dakika kadar demlenecek. Bunu 5-6 dakikaya çıkarırsanız, kahveniz daha sert olur. Size bağlı bir durum.

P50918-104416P50918-104457

Süre dolunca böyle yavaşça bastırıyorsunuz pistonu. Ardından da bardağa doldurup, french pressi saniyeler içinde yıkayıp kahveyi içmeye başlayabilirsiniz.

P50918-104840

Takipte kalın

😀

 

Müzik ve Ses Kalitesi

Siz zaten kaliteli müzik dinlersiniz bilirim.

Ama bir de ses kalitesi diye bir durum var babacanlar.

Youtube’da müzik dinlerken bir yerden sonra insan “bu ses niye böyle” diyor azcık da kulak varsa.

Youtubedaki müzikler genelde 128 kbps altıdır. Bu ciddi bir sıkıştırmaya maruz kalarak, kalitesini de epey kaybettiğini gösterir.

Sesin kalitesini belirleyen faktörler içten dışa:

Dijital ortamdaki ses dosyamız -> Ses kartımız -> Kulaklık/hoparlör

Detaya çok girmeye gerek yok, yoksa ona bakarsanız aradaki kablonun niteliği bile sesi etkiler. Fazla takıntıya dönüştürmemek lazım.

Şimdi burada ses kartı kısmı bizi fazla ilgilendirmiyor. Genelde halihazırdaki onboard kartlarımız bize yetecektir.

Fakat hoparlör/kulaklık kısmına gelince, işte onunla biraz ilgilenmek gerekiyor. Üç beş liraya alınan kulaklıklar direkt olarak çöp.

Enn kötü alacağınız kulaklık 20-25 tl civarı olsun, Sony-Panasonic-Philips olabilir. Snopydir Pioneedir bunlar direkt çöp hatta leş.

70-80 lira civarı ayırabilirseniz daha iyi kulaklıklar alabilirsiniz. Bu fiyat aralığında Sennheiser modellerine bakın.

Bu faslı da geçelim.

Geriye dinlediğimiz müziğin sıkıştırılma oranı kalıyor.

Açıp müziği (benim de çoğu kez yaptığım gibi) youtubedan dinliyorsanız çamur gibi bir ses kalitesine alışmışsınızdır. Youtube’da ses kalitesi, video kalitesine doğru orantılıdır. 360p videodaki ses ile 1080p’deki ses bir değildir. Sadece müzik dinlemek için genelde alakasız bir videoya maruz kalırsınız ve bu genelde 360p olur. Daha iyi müzik dinlemek için daha yüksek kalitede video yüklemeleri gerekiyor, bu da boyutu yükseltiyor 5mb müzik için 200mb veri çekiyorsunuz.

Bu yüzden bunun yerine sadece müzik dinleten servisleri tercih etmek gerekiyor.

Seçenekler: Spotify, Deezer, Apple Music, Türkiye’deki GSM operatörlerinin müzik servisleri, Cart Müzik, Curt Müzik ………… bir sürü var

Bunlar genelde paralı olmakla beraber, genelde de saçma ücretlendirmeleri vardır. Yıllık şu kadar ver kullan demezler adama aylık fiyat verirler. Gidip her ay o parayı vermek, her ekstrede onu görmek de insana, özellikle biz Türk insanına koyar. 😀

Bizim ruhumuza aykırı.

Peki ne yapıyoruz? Bu arkadaşlar bizi sömürmek için çeşitli kampanyalar yaparlar. Biz ise bu kampanyaları onları sömürecek şekilde kullanacağız. Fazla uğraşmaya gerek yok sadece 5dk ayırmak yetiyor ve tamamen Türk işi. 😀

Kurbanımız: Spotify.

Spotify Premiumda 320 kbps’dir bu hemen hemen kayıpsız müziktir diyebiliriz. Deneme süresinde böyle bir durum olmamakla beraber, şarkıların arasında zırt pırt uyuz sesli reklamlar çıkar ve insanı hayattan soğudur.

Spotify’da şöyle bir olay var. Kredi kartı bilgilerini ekleyince bunu sisteme kaydedip para çekmeksizin 1 aylık bir premium süresi başlatıyor. 1 ay boyunca para vermeden Premium kullanıyorsun ama 1 ay dolduğu an hesaptan para çekip otomatik yeniliyor. Bu yaptıkları uyanıklıktır ve kesinlikle başarılı olmuştur.

Peki biz ne yapıyoruz? Kontra-uyanıklıkla cevap veriyoruz. Kredi kartımızı ekleyip 29 gün kullanıyoruz. Son gün yenilemeyi iptal ediyoruz. Karttan para çekilmiyor.

Sonra yeni bir hesap açıyoruz (~tahmini 2 dakika) ve başka bir kart ekliyoruz.

(Maaş kartı, maaş veren bankanın kredi kartı, banka kartı özellikli sendika kartı / öğrenci kartı v.s derken çeşitli debit ve kredi kartlarıyla birlikte çoğu kişide bir yıl yetece kadar kart var bundan eminim)

He sizdekiler yetmediyse kaliteli müzikle tanışmamış ananız babanız abiniz ablanız kardeşiniz vardır, onlarınkini kullanabilirsiniz.

29. günde iptal etmeyin unutmayın yeter.

sptf

Hepsi bu kadar.

Premium olduktan sonra şu ayarı da aktif edin:

sptf

(Menu -> Edit -> Preferences -> Müzik Kalitesi)

Artık 320kbps müzik dinleyebilirsiniz.


 

Düzenleme:

5 dakika sonra aklıma bir fikir daha geldi. Şöyle ki mesela fazla kredi kartınız yok, etraftan bulmakla da uğraşmamak için her ay yeni bir sanal kart tanımlayabilirsiniz internet şubesinden. Spotify bunu farklı bir kart olarak görecektir. Muhtemelen verdiğiniz limit sıfır bile olsa sorun olmayacaktır ama deneyin olmazsa 10tl limit verirsiniz.

Evet tek kredi kartıyla sınırsız kullanabilirsiniz bu şekilde. 😀

Teknik Not: Tarayıcıdaki cookielerden tanıyıp kabul etmeyebilir bu yüzden işlemi Chrome Gizli Sekme marifetiyle gerçekleştiriyoruz. Ayda bir modemi resetleyerek IP değiştirebilir veya üye olurken VPN açabilirsiniz. Çareler tükenmiyor.

Dipteki Not: Bu dediklerimin tamamı yasaldır. Etik konusuna gelince; etik midir bilmem ama “müstehak” olduğu kesin.

Tiger Tiger

Tiger! Tiger! Burning bright
In the forests of the night:
What immortal hand or eye
Could frame thy fearful symmetry?

In what distant deeps or skies
Burnt the fire of thine eyes?
On what wings dare he aspire?
What the hand dare seize the fire?

And what shoulder, and what art
Could twist the sinews of thy heart?
And when thy heart began to beat
What dread hand? & what dread feet?

What the hammer? what the chain?
In what furnace was thy brain?
What the anvil? What dread grasp
Dare its deadly terrors clasp?

When the stars threw down their spears
And watered heaven with their tears
Did he smile his work to see?
Did he who made the Lamb make thee?

Tiger! Tiger! Burning bright
In the forests of the night:
What immortal hand or eye
Dare frame thy fearful symmetry?

William Blake

Murphy Kanunları

Kimileri kuantum çekimine inanır hayatında, iyi düşündüğünde iyi şeyler olacağını sanır hayatında.

Evrene mesajlar gönderip durur. Her defasında hüsrana uğrasa da, eline geçirdiği bir “kişisel gelişim kitabı”nın verdiği gaz ile pes etmeden devam eder pollyanalığa.

Ama bu kadar aptal olmanın hiç lüzumu yok.

Kuantumdaki “law of attraction” yani çekim yasası, New Age kafasındaki üst düzey malaklar tarafından böyle iyilik kelebeği(?) tadında yorumlanmış, fırsatçılar sağolsun the Secret gibi kitaplarla da millete bir yandan “sen bunu okudun ya, aydınlandın dostum hayatın tüm sırlarını çözdün” gazı vererek bu pollyana kafasını aşılamışlar.

Fakat gerçek böyle değil. Zira gerçeğe iki şeyle ulaşılır: Deneyle ve istatistikle.

Hayatı deney tüplerine koymak biraz zor olacağı için, istatistiğe başvurmak gerekiyor. Oturup düşün, şapkan varsa onu da önüne koy; şimdiye kadar çok istediğin şeylerden kaçı gerçek oldu?

Bu adamlar kuantumu öyle yoruyorlarsa, ben de termodinamiğin 2. yasasını alıp size kaktırıvereyim.

İzole bir sisteme dışarıdan enerji verilmedikçe, entropi devamlı artar. Yani düzen sürekli düzensizliğe doğru akar.

Var mı öyle bir iki fizik yasası okuyup sağda solda millete bir şeyler kanıtlamaya çalışmak.

Sözlerimi mühendis Edward A. Murphy’nin gözlemleriyle ve istatistiksel çıkarımlarıyla oluşturduğu kanunlar ile sonlandırayım. 😀

Biraz esprili, biraz geyik gibi durabilir. Ama şunlardan hangisine karşı çıkabilirsiniz  ki?

Çıkabiliyorsanız, tezinizi yorum olarak ekleyin de vereyim cevabınızı(!)

  • “Bir şeyin ters gitme olasılığı varsa, ters gidecektir.”
  • “Bir şeyin birkaç şekilde ters gitme olasılığı varsa, hep en kötü sonuç doğuracak şekilde ters gidecektir.”
  • “Bir şeyin ters gidebileceği olasılıkları engelleseniz bile, anında yeni bir olasılık ortaya çıkacaktır.”
  • “Bir şeyin olma olasılığı, isteme olasılığı ile ters orantılıdır.”
  • “Er ya da geç olası en kötü koşullar zincirlemesi vuku bulacaktır.”
  • “Ne zaman bir şeyden vazgeçseniz, vazgeçtiğiniz o şey size geri gelir.”
  • “Olmuyorsa zorlayın, kırılırsa zaten değişmesi gerekirdi.”
  • “Ne kadar beklersen bekle istenmediği zaman gelecektir.”
  • “Çözülen her problem yeni problemler yaratır.”
  • “Her şey yolunda gidiyorsa, kesin bir terslik vardır.”
  • “Bir şeyle fazla oynarsanız, onu bozarsınız.”
  • “Bütün bir dönem kusursuz çalışan hesap makinesinin, matematik sınavında pili biter. (açıklama: her ihtimale karşın, beraberinizde pil taşırsanız, o da bayat çıkar)”
  • “Hiçbir şey göründüğü kadar kolay değildir.”
  • “Piyangoda para kazandığınız gün, ölümünüze fazla kalmamıştır.”
  • “Bir şeyi anlayamıyorsanız, içgüdüsel olarak doğrudur.”
  • “Bir “kişiye masa boyalı, sakın değme!” derseniz, size inanmadan önce mutlaka masaya dokunacaktır.”
  • “Eğer kendinizi iyi hissediyorsanız, üzülmeyin geçer.”

Had’kolay gelsin.

Siber Güvenlik ve Önemi

Siber Güvenlik belki konuya yabancı olanların pek önemsemediği bir şey ama şu gün itibariyle önemi o kadar büyük ki, temin etmediğinizde başınıza gelebilecekleri tahmin etmek çok zor. Kötü niyetli kişi veya kişilerin hayal güçleriyle sınırlı.

Genellikle büyük ülkelerin ordularında siber savunma birimleri, kolluk kuvvetlerinde siber suçlarla mücadele birimleri vardır. Hatta sırf bu iş için ortaya çıkmış başlı başına kurumlar vardır ki bunun akla ilk geleni de Amerikanların NSA’i (National Security Agency). NSA’den sonra da muhtemelen İngilizlerin GCHQ’su (Goverment Communications Headquarters) geliyordur. Bizim ise bu konuda onların onda biri kadar çalışmamız yok.

ABD nasıl dünyanın jandarması olarak görülüyorsa, NSA’de siber dünyanın siber jandarması sayılabilir. Bu adamlar o kadar aşmış ki, ABD’nin menfaatlerini korumak adına bütün dünyayı dinlemekten çekinmiyor. Bizim gibi sıradan, kıytırık vatandaşların bile internette yazıp çizdikleri, bu adamların  PRISM programı dahilinde belirlenen anahtar kelimeleri içeriyorsa, takibe alınıyor. Aynı şekilde yıllardır telefon konuşmalarını da dinliyorlar. Ama oturup kulaklığı takarak dinlemiyorlar tabi. Otomasyona bağlamışlar. Yazılım telefon konuşmalarını yazı formatına çeviriyor ve şüpheli gördüklerini listeye alıyor.

NSA; Facebook’ta, Twitter’da, Skype’ta, Gmail’de ve diğer Google ürünlerinde yazdığınız, arkadaşınızla konuştuğunuz her şeye hiç zorlanmadan ulaşabilir. Hatta yazıp sildiğiniz şeyler bile database’e alınıyor. Facebook’ta kıza seni seviyorum yazdınız ama cesaret edemeyip göndermediniz, sildiniz. O bile NSA arşivlerinde yerini alıyor 😀 Ama sade vatandaşın gönül işleriyle ilgilenmiyorlar pek.

ABD çıkarlarına yönelik herhangi bir şey söz konusuysa ve kaçınılmaz olduğu üzere bilişimle bir ilişiği varsa, bu adamlar ister IP’yi gizleyin, ister Proxy kullanın, ister Tor’dan bağlanın, ister internete Mars’tan girin, kapı numaranıza kadar bulabilir. Windows işletim sistemlerinde NSA için backdoor var zaten neyin gizlemesinden bahsediyorsunuz.

Keşke her şey İşletim Sistemi seviyesinde kalsaydı. Bu adamlar hardware’ınıza bile backdoor koyuyor. Harddisklerin firmware’larında bile NSA kapıları var..

Yani uzun lafın kısası, bu NSA işini çok çok fazla iyi yapıyor.

Gel gelelim işin etik kısmına. Bu NSA’nın yediği naneler etik mi? Hayır hiç de değil. Söz konusu olan Birleşik Devletler’in çıkarlarıysa, bu adamlar siber suçlarla mücadele etmekle kalmıyor, kendileri bizzat siber suç işliyorlar. Kimse de bir şey diyemiyor. Zaten ne diyeceksiniz? Sen de gel o seviyeye, sen de yap kardeşim.

NSA’in işlediği suçlara en iyi örnek, çoğumuzun bildiği bir virüs: Stuxnet.

Dünyada yüz binlerce bilgisayara bulaştı fakat bu bilgisayarlarda hiçbir şey yapmadı. Çünkü hedefi belliydi ve hedefe ulaşırken diğer bilgisayarları basamak olarak kullandı sadece. Ne zaman İran’ın nükleer tesisindeki bilgisayarlara ulaştı, işte o zaman aktive oldu.

Stuxnet o kadar karmaşık bir yapıya sahipti ki, öyle bir kaç hackerın değil, anca koskoca devletlerin hakkından gelebileceği bir işti.

Sonra ABD ve İsrail işbirliğiyle kodlandığı apaçık itiraf edildi.

http://www.washingtonpost.com/world/national-security/stuxnet-was-work-of-us-and-israeli-experts-officials-say/2012/06/01/gJQAlnEy6U_story.html

Stuxnet sadece endüstriyel sistemleri hedef alıyor ve dişine göre bir yere yayıldığında yeniden programlamaya başlıyor.

Bu virüs yazılırken içinde tam 4 tane zero day açığı kullanılmış.

Zero day dediğimiz şey, henüz bulan kişi hariç kimsenin bilmediği ve önlem alınmamış açıklar. Bunlar deepwebde karaborsada milyon dolarlar karşılığında satılırlar. NSA tam 4 tane satın almış..

Bununla birlikte, Realtek gibi, Siemens gibi büyük donanım devlerinin elektronik imzalarını da çalmışlar.

Üzerinde yıllarca çalışmayı, çok büyük bir özveriyi ve cömert bir bütçeyi gerektiriyor tüm bunları yapmak.

Stuxnet’in gayesi ise, siyasal yoldan engelleyemedikleri İran’ın Uranyum Zenginleştirme Programı’nı , siber yoldan engellemek.

İşini gayet güzel yapıyor ve İran’da iki nükleer tesiste aşırı yükleme yapıp, soğutma sistemini devre dışı bırakıp büyük zararlar veriyor. Sadece İran değil, bir kaç ülkede daha yaptı sanırım o işi.

Şu an Rusya’daki santrallere de bulaşmış konumda. Düşünsenize ne büyük bir tehdit. Hadi sıkıyorsa bir şey de. Başına yıkarım o santralleri..

Daha da ilginç olan şu ki, stuxnet ilk tespit edilmeye başladığında, İran tesislerindeki antivirüs yazılımları stuxnet’i temizlemek yerine güncelledi. 😀

Bunların hiçbiri komplo teorisi değil, gerçekleşmiş, ispatlı şeyler. Bilimsel, deneysel ve rasyonel çıkarımlar. 😀

NSA’den kaçış yok. Eğer günün birinde gerçekten devlet sırrı gibi bir şeye sahip olursanız, sakın elektronik ortama geçirmeyin. Bırakın beyninizin bir köşesinde kalsın. Bildiğim kadarıyla henüz oraya backdoor koyamıyorlar.

Evrenin Tarihi – TED